Tarih, vatan savunmasında yaşanan pekçok ilginç olaylara şahit olmuştur. Özellikle Çanakkale'de yaşananların çok ayrı yeri vardır ...
Ben Rıza Dedemin dördüncü göbekten torunuyum.
Hanımı dördüncü çocuğunu dünyaya getirirken vefat etmiş. Hanımı vefat ederken en büyük çocuğu on iki yaşında, en küçüğü ise bir haftalık bebekmiş.
Savaş ve kıtlık Osmanlı’yı kasıp kavurduğu dönem köyümüz de bu fakirlikten nasibini almış. Herkes çaresizlik içindeymiş.
Çuvalda un, fıçıda yağ, keletede bulgur yokmuş. Ahırda ineklerin yiyeceği saman ve yem yokmuş.
Ülke gibi Gecek köyü de perişanmış. Bütün bu olumsuzluklar içinde hanımını da kaybedip dört çocuğu ile kalıveren Rıza dedem çaresiz kalmış; zira çocuklarına hem baba hem de anne olmak zorundaymış.
Bir gün köye gelen jandarma Rıza dedemi bularak eline bir pusula uzatmış.dedemin rengi atmış. Vatan için ölüme davetiye çıkmışken gidemem denir mi? Vatan tehlikede, Kur’an tehlikede, namus tehlikede; gidemem demek olur muydu hiç.
Daha öncekiler de gitmişlerdi ve dönmemişlerdi.
Şimdi sıra ondaydı.
Köy halkı yeni askerleri köyden yolcu etmek için meydana toplanmışlar.
Asker çağındaki bütün erkekler cephede olduğu için meydandaki erkeklerin en genci elli yaşındaymış. Genç, ihtiyar kucaklarında çocuklarıyla yiğitlerinden haber bekleyen anneler…
Bir yiğidi daha şahadet yoluna uğurlamak üzere toplanmıştır. Dualar yapılır, aminler dilenir, gözyaşları akıtılır. Şehit adayı Rıza dede de uğurlanır.
Uğurlanmadan önce köyün ihtiyarlarından nur yüzlü mübarek imam, Rıza dedemin kulağına eğilerek:
- Molla Rıza, dört tane çocuğu kime bıraktın, deyince dedem titrek sesiyle ancak:
- Allah’a diyebilmiş.
Başka kime bırakabilirdi ki? O’ndan daha emin kim olabilirdi ki?
Gözlerde yaş, dudaklarda titremeyle dedem, arkasına bakmadan gözden kaybolup gitmiş. Gidiş o gidiştir. Dönmez bir daha köyüne. O da öncekiler gibi toprağın bağrına düşmüş, şehit olmuştur.